top of page

TESBİHSİZ HAPİSHANELER

Bir sergiyi gezerken veya bir film izlerken, hep korkuya düşerim.


Acaba ne anlatılmak istenmiş?


Ben onların anlatmak istediklerini anlayabildim mi?


Maalesef bazen anlatılmak istenen şey o kadar yüzeyseldir ki…


Zaten herkesin bildiği bir şeyi bir kez daha dinlemekten daha sıkıcı bir şey var mıdır sizce? Ama anlatılmak istenen şey yüzeysel değil, benim anlamlandırabileceğimden daha zor ise ne olacak?


İşte korkmamın nedeni bu…


Bu yüzden, böyle bir ihtimalin olduğu eserleri hep birden fazla izlerim. Bazen ise defalarca… Eğer her izlediğimde yeni bir anlam daha çıkarabiliyorsam, kare bulmacayı sonuna kadar çözmüş bir çocuk gibi mutlu olurum. Ancak sanatçının bir şeyi anlatmak için süresi veya yeri hep kısıtlıdır ve kısıtlı olan bu imkâna rağmen ne kadar çok şey anlatabilirse o kadar çok başarılıdır diyebilirim. Hatta o kadar güzeldir diye iddia ediyorum. Kimsenin bana katılmasını beklemiyorum ama, ben güzelliği “en çok bilgiyi (düşünceyi, duyguyu) en küçük birimlerde anlatabilmek” olarak da tarif ediyorum. Yani lafı uzatmadan özü verebilmekten bahsediyorum. Yeri en kısıtlı alanlardan biri de fotoğraftır. Fotoğrafçıya film denilen ufak bir alan verilmiştir…

36x24 mm’lik bu alanda ne söyleyeceksen söyleyeceksin.


Göstergebilimin (semiyoloji) önemli düşünürlerinden Ferdinand de Saussure; göstergeyi tarif ederken, “Kendisi o şey olmadığı hâlde , o şeyin yerini tutan birimdir” der. İnsanoğlu düşünmeye başladığından itibaren, düşündüğünü anlatabilmek için göstergeler kullanmıştır. Kullandığı en dramatik göstergelerden biri de alfabe olsa gerek…


Bunu şöyle örnekleyebilirim;


Türkçede “masa” kelimesiyle gösterilen şeyin, gösterileni “m, a, s, a” harfleridir. Anlamlandıran, bu harfleri görünce dört ayağı olan üzerinde yemek yenilen eşyayı düşünür. Bir göstergeyi anlamlandırmak için, onu anlamlandıracak kişilerin, gösteren kişi ile mutabık olması lazımdır. Yani Türkçe bilmeyen bir kişi “m, a, s, a” harflerinden oluşan göstergeden, üzerinde yemek yenen eşyayı anlamaz.


Kısacası bir göstergenin görev yapabilmesi için şu üç

unsur bulunmalıdır;


1.Gösteren

2.Gösterilen

3.Anlamlandıran



Ferdinand de Saussure


Bu üçlünün faaliyetinden bir anlam çıkarmak için ortak bir dil oluşturulmuş olmalıdır.


İşte göstergebilim konusunun püf noktası da tam burada; Anlatmak istediğimiz şey gözlerimizle görebildiğimiz nesnel bir şeyse işimiz kolay… Zaten elimizdeki makine, düğmesine bastığımızda doğadaki bir nesnenin kopyasını bir anda çıkarabilecek gelişmişlikte. Hatta artık ışık, estantane gibi şeyleri bizim istediğimiz şekilde ayarlayanları bile çıktı.


Ama düşünce gibi sübjektif bir şey anlatacaksak eğer, muhakkak göstergeden oluşan bir dile ihtiyacımız olacaktır. Doğada nesnel olarak var olmayan kıskançlık, vatanseverlik, hüzün, coşku vb. gibi kavramları anlatmak, takdir edersiniz ki sadece deklanşöre basmakla olmaz. Böyle bir durumda ressamın işi daha kolay. Çünkü istediği şeyi tuvale aktarabildiği için, sübjektif şeyleri anlatabilecek bir yolu bulmakta fotoğrafçılara nazaran daha şanslılar. Ancak fotoğraf (teknik alt yapısı nedeniyle) anlatımını sadece doğadan (nesnel) bir parça kopararak yapabilmesi nedeniyle, nesnel bir objeye, sübjektif bir anlam yükleyebilecek bir dili kullanmak zorundadır.


Saussure’nin bahsettiği “kendisi o şey olmadığı halde, o şeyin yerini tutan” şeylerden oluşmuş bir dil…

Göstergesel bir dil…


Göstergesel dil, çeşitleri katmanlar içerir.


En ilkel toplumların anlayabileceği, basit bir göstergeler dizimi olduğu gibi, dizimin bir üst dizimi ve daha üst dizimleri de bulunmaktadır. Örneğin bir adamın omuzuna elinizle birkaç kez hafif hafif vurmanız, en alt toplumlarda bile onu onaylayıp desteklediğinizi gösterir. Veya trafikte kırmızı bir ışığın yanmasının, dur anlamına geldiğini herkes bilir.

Sanat için yapıldığı söylenen birçok basit üretimde böylesine basit göstergeler kullanılmaktadır maalesef. Dünya Çevre Günü’nde, marul ekili bir tarlanın üzerine, “Satılık villa arsaları” yazılı bir levhanın konulduğunu gösteren bir fotoğraf yayınlamak gösterge kullanmaktır ama, “tarım arazilerinin yapılaşmaya açılması” görüşüne işaret eden, herkesin bildiği basit bir göstergeyi kullanarak yapmaktadır bunu.


Sanat için değerli olduğu kabul edilmiş eserlerde ise, her izleyenin eserden kendine göre anlamlar üretebileceği göstergeler zinciri bulunur. Zaten sanat bir düşünceyi deklare etmekten öte, bir düşünme alanı açmayı hedefler. Bu düşünme alanı ise herkesin kendi bilgisine bağlı olarak (kendi bilgisi kadar) kendi kararına ulaşabileceği öznel ve demokratik bir alandır. Böylesine bir alanda bulunan kişiler zaten bir birey olarak toplumdaki öncü rolünü de hissedecektir. Sanattaki bu düşünme alanı, onun toplumu ileriye taşıyan devrimci rolünü oluşturur.


En alt katmandan üst katmanlara kadar birçok göstergesel şifre içeren Mikelangelo’nun Sistina Şapeli tavanına yaptığı “Adem’in Yaratılışı” isimli freskini bu anlattığıma örnek olarak verebilirim:

Fresk en basit anlamlandırmayla, kutsal kitaplarda Adem’in yaratılışıyla ilgili bir öyküyü anlatıyor. Ve bu öyküyü anlatırken herkesin bildiği, anlamlandırabildiği bazı göstergeler kullanmış. Örneğin henüz gücünü kazanamamış Adem’e, ak saçları ve sakalları ile tanrı olduğu işaretlenen kişi parmağını uzatıp güç vermekte… Burada ak saç ve ak sakallar tanrıyı düşündüren basit

göstergelerden biri.

Ademin Yaratılışı / Mikelangelo




Ayrıca eserin deklare edilen isminden yola çıkarak da anlamlar üretebiliriz.


Uç uca gelmiş parmaklar ise, göstergeler katmanında çoğu insanın anlamlandırabileceği bir başka yeri dolduruyor; Tanrı gücünü insanoğluna aktarıyor…


Böylece fresk, dönemin papalık yetkilileri başta olmak üzere, ortalama izleyicinin kendine göre anlamlandırdığı bir anlatımı ortaya koyuyor.


Ancak daha çok araştıran ve esere daha bilinçli yaklaşan başka bir kesim, freski daha yüksek bir bilgiyle izlemeye devam ederse, ucu düşünmeye açık başka göstergelerin de olduğunu görebilecektir.


Örneğin Adem’e güç veren tanrının kendi gücüyle değil, onu kaldıran 12 kişinin gücüyle havada durduğunu fark edip, bu göstergeleri sorgulayanlar olacaktır;


-Tanrı’yı bile havada taşıyan ve 12 kişiden oluşan güç neyi temsil etmektedir? Acaba Mikelangelo, Sistina tavanında kilisenin resmi görüşü dışında da başka görüşler mi

aktarmıştır?





Bu soruyu sormaya başladıktan sonra, artık freskdeki göstergelerin şifrelerini çözmek bir kare bulmacayı çözmeye benzer. Bulduğunuz her yeni bir şey,


bulabileceğiniz başka bir şeyin ipucu haline gelir;


-Tanrıyı havada tutan 12 kişinin on biri çocuk ama asıl ağırlığı alan genç bir kadın… Yani Adem yaratılmadan önce kadın yaratılmış. Hatta tanrının Adem’i yaratmasında asıl güç o gibi görülüyor. Öyleyse usta kutsal kitapların yazdığı “kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı” şeklindeki görüşe de mi karşı çıkıyor?


Tabi ki böyle bir tartışma yeni bir araştırmayı da tetikleyecektir.


Meraklı ve ilgili olanlar Mikelangelo’nun dünya görüşünü araştırıp, bu görüşün başka eserlerde de olup olmadığı konusunda derinleşebilirler. Derinleşirlerse de konuyla ilgili başka eserlere de ulaşabilirler.


Örneğin, Mikelangelo’nun yine Sistina tavanında bulunan “Adem ile Havva’nın Cennetten Kovuluşu” freskinde, yasak meyve olarak bilinen elma yerine inciri kullanması, sıradan izleyicilerin (ve papalık yetkililerinin) dikkatini çekmemesine rağmen, elma ve incirin göstergesel karşılıklarını düşünen izleyiciler için başka bir düşünme alanı oluşturur. Ayrıca Mikelangelo’nun kadın-erkek eşitliği konusundaki görüşlerini de tartışmaya açar.



Adem ile Havva’nın Cennetten Kovuluşu / Mikelangelo


Katman katman giden bu çözümlemenin daha üst bölümlerinde ise, daha spesifik bilgilerle çözümlenebilecek bir düşünme alanı bulunur;


-Peki kadınla birlikte 11’i çocuk on iki kişi neyi ifade ediyor? Niçin Mikelangelo onları bir pelerinin içerisinde çizmiş?


Unutmamak gerekir ki önemli sanatçılar eserlerine koydukları nesneleri, anlatımlarına bir rol yüklemek için seçerler. Çehov’un “Tiyatro dekorunda bir tüfek varsa, oyun sonuna kadar muhakkak patlar.” görüşü tam bu nedenledir.

Bu öngörü ile “Adem’in Yaratılışı” freskini incelemeye devam eder ve buna bazı tıbbi bilgilerle cevap bulmaya çalışırsanız, tanrı ve onu havada tutan 12 kişinin içinde bulunduğu pelerinin aslında bir beyin hemisferi şeklinde olduğu fark edebilirsiniz.


Buradan “Acaba Mikelangelo, Adem’i yaratan gücün, onun beyni olduğunu mu anlatıyor?” diye başka bir düşünme alanına geçiverirsiniz.


Ama katmanlar burada bitmez…


Sorgulamaya kendinizi tıbbi bilgilerle donatarak devam ederseniz eğer; ustanın insanoğlunun her beyin yarım küresinin (buna tıpta beyin hemisferi denir) on iki adet ana sinirle vücudu yönetip, ona güç verdiğini anlattığını ve kilisenin bağnaz görüşlerini kıyasıya eleştiren bir anlatımı hıristiyanlığın en can alıcı mekanına yerleştirdiğini görebilirsiniz. Unutulmamalıdır ki; bugünkü Avrupa’yı yaratan, Rönesans döneminden itibaren sanatçıların açtığı böylesi düşünme alanlarıdır. Bu düşünme alanlarının ipuçlarını ortaya koyan göstergeler dünyası, daha sonraları göstergebilim (semioloji) adında bir bilim dalı olarak ortaya çıkacaktır.


***

Sanat eserleri üzerinde böylesine bir okuma, görüldüğü gibi hem eseri yaratanın, hem de eseri yorumlayanın bilgi birikimini ortaya koyması ile olmaktadır. Bu yüzden sanat eseri asla tek başına duvarları süsleyen dekoratif bir şey olarak görülmemeli, onu yaratan ve anlamlandıranın kattığı bilgilerle oluşmuş bir düşünme alanı olarak değerlendirilmelidir.


Tabi ki bu gerçek, fotoğraf için de geçerlidir. Ama maalesef, fotoğrafa 19. yüzyıldan itibaren, gözümüzle gördüğümüzü anlatmak gibi bir misyon yüklenmesi nedeniyle, “görünmeyeni de gösterebilmek” bilinci ihmal edilmiştir.


Ayrıca fotoğrafın teknik olarak inşa edilebilmesi için ancak doğadaki nesnel bir varlığın görüntüsünü kullanma



Mahkum Kim? / S. Haluk UYGUR


zorunda olması, düşünme tembelliğini de yanına alarak, göstergesel dünyaya yaklaşmasını zorlaştırmıştır. Bence de bu dünyaya yaklaşmak; resim, heykel gibi tekniklerden daha zor, ama imkânsız değil…


İsterseniz bunun imkânsız olmadığını “Mahkûm Kim?” isimli fotoğrafımdaki göstergesel katmanları sizlerle birlikte analiz ederek izah edeyim.


Bu fotoğraf 2009 yılında Orhan Şen, Niyazi Sertkalaycı ve İbrahim Yılmaz ile birlikte yaptığımız “Tesbihsiz Hapishaneler” isimli belgesel çalışmanın bir parçasıdır.


O yıllarda Adalet Bakanlığı, mahkumlar mahkûmiyetleri bittikten sonra dış dünyada gayrimeşru iş yapmasınlar diye hapishanelerde iş edindirme kursları açmıştı. Bu uygulamalarının tanıtılması için, belki de Türkiye’de bir ilk olarak hapishanelerde fotoğraf çekmemize izin verdiler.


Projenin ismini “Tesbihsiz Hapishaneler” olarak seçmemizin göstergesel karşılığı, en basit düşünmeyle; mahkûmların boş vakitlerini tesbihle “ya sabır” çekerek geçirmeleri yerine, mahkûmiyetleri boyunca iş öğrenmek için kullanmalarına işaret etmektir. Yönetimin bizden beklentisine ilaveten, projeye katılan herkesin, en azından benim, orada sahip olduğumuz bazı izlenimleri yönetimle ters düşmeden ayrıca anlatmak da vardı.


Kısacası “Mahkûm Kim?” en sıradan bir bakışla Adana Kadınlar Hapishanesi’ndeki iş öğrenme kursuna katılmış bir kadının, dokumacılık öğrenmesini anlatır.


Ama daha sıra dışı bir bakışla, benim orada edindiğim izlenimleri de aktarır. Fotoğrafı daha dikkatle incelediğinizde, mahkûm kadının bu işi isteyerek mi, yoksa yönetimin (ki fotoğrafta yönetim demir parmaklıklar arasındaki gardiyan göstergesiyle temsil edilir) zorlamasını hissederek, ters düşmemek uğruna mı yaptığı düşünme alanına girebilirsiniz. Bu düşünme alanı aslında çok geniş bir sorgulama platformunu ortaya çıkarabilir.


Ama fotoğrafa verdiğim “Mahkûm Kim?” ismini ipucu olarak ele alıp, yorumlamaya devam ederseniz; gösterdiğim mahkûm ve gardiyan görsellerini karşılaştırmaya başlamanız gerekir:


-Mahkûm dokuma tezgahının başındaki kadın mı, yoksa gönüllü olarak bu hapishaneye girmiş olan gardiyan mı?


Fotoğrafta bu tartışmayı derinleştirebileceğiniz iki önemli gösterge bulunmaktadır.

Birincisi… Dokuma tezgahının hemen yanındaki saat…


İkincisi… Gardiyanın kafasını (simgesel olarak beynini, düşünme alanını) içine alacak şekilde biçimlendirilmiş demir parmaklık…


Saat; geçip gidecek zamanı, ayrıca bir gün mahkûmiyetin sonlanabileceğini tartıştırırken… Beyni içine alan demir parmaklık; bedenini değil de beynini hapis edenlerin mahkûmiyetinin sürekliliğini tartıştırır.


Bu tartışmanın bir üst alanı ise; her ikisi de hapishanede bulunan kişilerden birincisinin vakti gelince buradan çıkacağı, ikincisinin ise belki ölene kadar burada kalacağı görüşünden yola çıkarak, “Mahkûm Kim?” sorusunu sordurur.


Böylece benim öyküm Adana Kadınlar Hapishanesi olmaktan çıkıp, göstergelerin yol göstericiliğinde düşünsel bağnazlığı sorgulamaya kadar uzanan ucu açık bir öykü haline gelmiştir.


Ayrıca bu öykü yönetimin bakış açısındaki eksikliklere de işaret eder:


“İnsanları değiştirmek istiyorsan eğer, öncelikle kafalarını değiştirmelisin.”


Aslında bu eksiklik sadece hapishanelerde değil, yaşamın her alanında bulunmaktadır. Bu eksikliğin giderilmediği her yaşam bir hapishane haline gelecektir. Bazen tesbihli bir hapishane…


Çoğu zaman ise; Tesbihsiz Hapishaneler…


Dr. S. Haluk UYGUR








127 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page